Merhaba Okuyucu

Merhaba Okuyucu
(Okuma Süresi: 6 - 11 dakika)


Canım okuyucu,

Nasılsın? İnşallah iyisindir 🫶

Böyle başlıyordu değil mi eskiden mektuplar... Tabii kalp emojisi olmadan. Sana mektup yazmak gecenin 01:50’sinde geldi aklıma, uykunun ortasından tuvalete fırladığımda ve aman uykum kaçmasın diye telaşla yatağıma dönmeye çalışırken. Bir yanım düşünme düşünme uykun kaçar diye uyarırken diğer yanımı tutamadım fikrin heyecanına kapılan... İlham böyle bir şey miydi? O mu gelmişti acaba?

Gerçi artık yazmanın ilham ile değil çalışmak ile olduğuna inanılan noktaya geldim. Buna öğrenmek deniyor. 

Bir çok büyük yazar sistemli çalışmak lazım diyor ve ben inanıyorum buna. İlham perisi bekleyecek kadar tembel ya da hayalperest olmamalıymışız. Yazmak çaba işiymiş. Haklılar bence. Zaman harcamak ve kafa yormak gerekir. Düşünmek…. Karakter ya da benim yaptığım gibi konu üretmek üzere düşünmek.

Bir de okumak da lazım. Eskiden, yazmak çok okumanın doğal bir uzantısı gibi gelirdi. Şimdilerde okumalarımı kitaplar ve dergilerden internete çevirdiğimden beri bu görüşüm güçleniyor içimde. Günlük alan dil ve konular bende yazma isteği uyandırmadığından, sana anlatmak istediğim duyguya karşılık gelen kelimeleri bulamamaya başladığımdan beri, yazmak için önce okumak gerektiğinden daha da çok emin oldum. Dilim eksildi ve parçalandı sanki, kitaplarla aramı açtıkça. Eskisi gibi akıcı kullanamıyorum. Okuduğum şahane kitap ve yazılardan düşen kelimeler ve tamlamalar, tasvirler kaybolmuş zihnimde, kalemime akıtamıyorum. Allah’tan bu günlerde Şebnem İşigüzel kitaplarını tek tek okuyorum da cümlelerimin üzerindeki kir pas kalktı, parlamaya başladılar. Onlar nasıl kitaplar öyle, o nasıl şahne bir beyin, hocam senin damarında kan yerine ne akıyor?. 

Pardon mektup diyordum değil mi?. Bu aralar aynı zamanda, aynı zihnim yere düşüp parçalanan karpuz kabukları gibi, darmadağın :))

Beni yüzüstü bırakıyor peşinden gitmek istediğim her düşüncede. Oysa ben sana mektup yazmak ne kadar güzel bir eylem diye başlamak istiyordum. Ne kadar şifalı diyecektim. Apartmanımıza her gün gelen postacıları dahi tanıdığımızı anlatacaktım. 

Mektup bize gelmese de muhakkak apartmandan her gün birisine bir mektup ya da kartpostal gelirdi öyle değil mi sayın okuyucu? Hatırlar mısın pek çoğumuzun bu kartpostallardan kolleksiyonu vardı. Görsellere ulaşmak; cep telefonunu eline alıp, ona dokunarak saniyeler içinde ulaşmak denilen bir eylem değildi henüz. Sürekli elimizin altına olan… Halıların altına düzleşsin diye sakladığımız yırtılmadan açılmış ve yine kullanmak üzere saklanan hediye paketleri gibi. Kolay ulaşılabilir değillerdi. Şarkı klipleri gibi. Sabahtan akşama kadar tv'nin karşısında oturur Kral Tv de sevdiğim şarkının klibini beklerdim ben izin günlerimde.

Uffff yine koptum. Mektup diyordum şifalı bir şey.

Nereden mi biliyorum? Denedim tabii ki. Onları bırakmam herkes gibi 90’lı yılların sonuna denk gelir. Cep telefonunun elimize düşmeye başlayıp iletişimin tarzını topyekun değiştirdiği zamana. Ama sonra bir şey oldu ve terapistim eğer ölü babama mektup yazarsam, bunun bana iyi geleceğini söyledi. Oturdum, hiç okunmayacak bir mektubu yazmaya koyuldum, günlerce kafa yordum ve uğraştım. Kolay değildi içine; tüm özlemlerimi, eksikliklerimi, babasız geçen yıllarımı, hayal kırklıklarımı, onsuz geçen eğitim hayatımı, onun gidişi ile değişen annemi, değişen bizleri, yaşanan tatlı ve tatsız olayları sığdırmak. Araya neredeyse 28 yıl girmişti. Bilmeliydi her şeyi. En basitinden, aniden gidişine duyduğum öfkeyi bilmeliydi. 

Ve gerçekten bu eylem beni şifalandırdı canım okuyucu. İçime ağır gelen ne varsa o zarfın içine mektup ile birlikte kapattım. Babamın eline geçmese de biliyorum ki o okudu. Öyle bilmek istiyorum, inanıyorum. İnanç da şifadır, bunu da sen biliyorsun büyük ihtimalle.

İçim doldu taştı yine bu aralar, sana anlatmak geldi aklıma. Bilirim sen yargılamazsın. Dahası yazdıklarımı da okuyorsun bir süredir. Bu anlaşıldığını görme hissi de nasıl güzel nasıl mutluluk verici bir bilsen. Seni tanımıyorum ama sana ulaşıyorum kelimelerde, bunu biliyorum bir süredir. Çok şükür biliyorum.

Dedim beni anlarsa okuyucu anlar yine. Ona sorarım kafamda dolaşan ve kuyrukları birbirine değmeyen tilkileri. 

Doğumgünüm harika geçti demiştim sana. Geçti de… Sadece çok yakın bir dostum bile isteye atladığında, ben içi dışı bir, ruhu Alman olarak, konuyu direkt kendisine sordum. Bir ufak pasta ya da çiçeğe bakardı hatırlanmak, ondan bekledim ben bunu. Bence ben bunu hak ediyordum çünkü. 

Öğrendim ki benim bu hayat görüşüme istinaden yıllardır taşıdığım her hediye ya da ne bileyim yazdığım her doğumgünü mesajı aslında oldukça olağan, kolay bir şeymiş, özel bir durum yokmuş. Yani bunlara anlam yüklememek gerekirmiş ve onun da vakti olmamış. Bir kaç saçma bahane daha. Özenmemişti olay buydu aslında. Yoksa fırsat ele geçen bir şey değildir sadece, üretilebilir. Özenme fırsatı cebindeydi, görmüyordu.

Bilir misin okuyucu, vermek meselesi bende büyük soru işaretlerinden birisidir. Belki sende benim gibi ikilemdesindir. Ben hediye vermeyi çok severim. Özel günlerde değil sadece sıradan günleri özele çevirmek için de. İnsanları mutlu görmek bende daha büyük bir mutluluğa sebep olduğu ve farklı ülkelerden alma şansım olduğu için ben çok hediye alırım. Ama bir yanım hep, elime iğnenin batması gibi batar içime ve aynı soruyu sorar : Daha az hediye almak ya da hiç almamak etrafımdaki insanları azaltır mı? Uğursuz bir düşünce olduğunu bilir, kulaklarımı kapatırım bu soruya. Bilmek istemem cevabını. Mutlu insanları izlemeyi çok seviyorum çünkü. Yolun sonu değil  yolun tamamının kendisi mutluluk.

Senin yaptığını hepimiz yaparız ki cümlesi belki o yüzden tokat gibi vurdu içime. 

O zaman; keşke her günlük eyleminde, o eylemi her yapışında, yaparken aklına her geldiğimde, sende benim yaptığımı yap, misal markette, kendine aldığın domatesten, Sabriye bunu sever de ve bana da al aynısını  demek istedim ama diyemedim. Bu kadarını demek istemedim. Bazı şeyler denmez bilirsin, manasızlığını bilirsin. Hiç bir yere varmayacak kağıttan gemiler olduğunu. 

Aklına gelmiyordum zaten, bunu da biliyorum. 

Mesele hediye almakta değil aslında kendi günlük rutin eylemimizin içinde sevdiklerimizin sürekli aklımıza gelmesinde. Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan sarmalının kilit kelimesi burada, sevdiklerimizi içimizde her yere taşıyor olmamızda. Domateste bile görebilecek kadar detaylı sevmekte, o kadar çok sevmekte.

Yediğinde, içtiğinde, aldığında, giydiğinde, giymek istediğinde, güzellik atfettiğin, içine mutluluk kattığın her olayda görmekte. Sevdiğin insanları onların her birine dönem dönem serpiştirmende. Bir özellikleri ile bir yerlere takılmalarında.

Ayrıldığım erkek arkadaşıma demiştim vedalaşırken. Ben onu sadece kalbimle değil; okuduğum her kitap, her kitapta tanıştığım her yeni karakter, cümleleri ile sarhoş olduğum her şiir, izlediğim her sinema filmi, dinlediğim her şarkı, kalbime değen her ses, kulağımı okşayan her orkestra, her orkestranın her enstrümanı, gezdiğim her yeni şehir, her yeni şehrin sokakları ve insanları, gördüğüm her büyüleyici manzara, o manzaraların koskocaman ve muazzam, muazzam ve mucizevi etkileri, yediğim her lezzetli yemek, içtiğim her şahane kahve, başımı tatlı tatlı döndüren her rakı kadehi, her Zeki Müren şarkısı, sevdiğim her çocuk, birlikte güldüğüm her insan ile birlikte sevmiştim. O her yerde ve her şeyin içindeydi. Gidişi o yüzden büyüktü, tüm detaylarda kayboluyordu. Sevdiklerimiz hayatımızın her detayına nükseder. Gelişleri de bu yüzden bir o kadar heybetlidir. Zafer takının altından geçen, atının üstündeki Sezar gibi. Hatırladın mı bu cümleyi Kaybedenler Kulübü filminden? Onu senin için sakladım. Demek ki seni de sevmişim. 

Her neyse… Belki o yüzden şimdi dostumun sözleri de beni bir o kadar acıttı. Kolay olsa sen yap demek istedim. Yapaydın da benim evimde senden izler olsaydı demek istedim. Benim izlerim senin el çantana bile girecek kadar küçülmüşken ve ben onları her yere dağıtıyorken, hayatıma izler saçsaydın demek keza. 

İnsan galiba takdir edilmek istiyor değerli okuyucu. Teşekkür edilmek, değer görmek. 

Biliyorum hiç bir hareketimiz bu sonuç amaçlı değil, sıklıkla sonuca değil bizzat sürecin kendisine yönelik ama kumbarada para biriktirir gibi bir yandan da değer görmeyi biriktirmek istiyor.

Senin de başına geldi belki, belki sende sorguladın benim gibi. Üzüldün. O yüzden merak ediyorum sen neye karar verdin?

Turgut Uyar yanılmış olamaz öyle değil mi? Her şeyden hep biraz kalıyormuş, kavanozda biraz kahve, kutuda biraz ekmek, insanda biraz acı. Her birimizde hep biraz kalmış acılar olduğuna ve ben bunları gördüğüme göre, o zaman benim yaşadığım hayal kırıklığından da kalmıştır belki sende de?

Ne yaptın bilmiyorum ama ben duygu ve düşüncelerimi ifade ettiğimde, buna aynen ya da bilmukabele ile cevap veren insanları dosttan eski dosta alıyorum. Değer vermek önce kendimizden başlar, sakın sana değersizlik hissi yaşatmalarına izin verme.

Bu arada geçen günlerde evrenin fotoğrafını çektiler biliyorsun. Uzun uzun, çok uzun o fotoğrafları inceledim. O fotoğrafların içine düştüm, renklere hayran kaldım. O fotoğraflardan birisini duvar kağıdım yaptım, her gün görmek için. O fotoğraflar aslında, görmek istediğim ve inandığım rengarenk dünyanın gerçek olduğunun ispatıydı. Yanılmamışım. Allah da sadece dünyayı değil evreni de rengarenk yaratmış. Devasal ve rengarenk. 

Başıma ne gelirse gelsin, kimler beni ne kadar üzerse üzsün, bu iyimserliğim ne kadar gereksiz bir Polyannacılık olarak algılanırsa algılansın… Evreni dahi parlak renkler kuşatmış. Kafamı yukarı, gökyüzüne doğru çevirmem yeterli. Orada asılı gerçek.

İşte o yüzden Karakoç şiiri gerçek olacak, o rengarenk yağmurlar yağacak deli köşelerimizde. 

Belki sende sıkıldın hep bu cümleleri kuruyor olmamdan. Sana inanç da şifalı demiştim değil mi canım okuyucu, mektubun başında?

Sadece çözemedim inanç nasıl gelip çöküyor içimize. Seçiyor muyuz?. Karakterlerimiz gereği mi, ailesel ya da çevresel faktörler ne kadar etken? Ya da şans.. Ama şimdi kafanı daha fazla şişirmek istemiyorum. Benim lafım bitmez.

Velhasıl kelam, özetle hatırladın mı sen çocukken apartmanına gelen postacıyı, selamlaşmalarınızı? Yoksa yaşın o kadar yok mu henüz?

Hatırlayanlardansan, bence yüzüne bir gülümseme oturmuştur. Genellikle kahvaltı gibiydi o kişiler ve getirdikleri mektuplar, mutlulukla doğrudan ilişkileri vardı. Umut ediyorum mektubumu da aynı samimiyet ve sevgiyle kabul edersin. Senden başka yazacak kimse bulamadım. Babama yazdığım mektup bende ama bu sende olsun istiyorum. Yazmama vesile olduğun için teşekkür ederim. Kendine çok iyi bak, istersen sende bana yaz. Selamlar sevgiler...

Gerisi iyilik gerisi sağlık ✌️

 


Dünya Döndükçe

Comments powered by CComment

Image

Sitemizde yer alan fotoğraflar yazarların kişisel albümlerinden, Unsplash | Pxhere ve internet ortamından dan alınmıştır. Kullanım ve telif hakları fotoğraf sahiplerine aittir.

 

Publish modules to the "offcanvas" position.

X

oooopps

No right click