BİR İLGİNÇ DUYU

BİR İLGİNÇ DUYU
(Okuma Süresi: 7 - 13 dakika)

 

Yağmur geliyor...
Yıllar önce bir balıkçıdan öğrenmiştim, martılar denizin üzerinde yada karada dizi dizi bekliyorlarsa, yağmur yakın demekmiş. Burnumuz da hisseder, ne ilginçtir yağmur... Yağmadan ayrı, toprağa düştüğünde ve yağdıktan sonra kalan kokusu bir de mevsimine göre ayrı.

Nefes almakta zorluk çekilen o boğuk günlerden. Gökyüzü her an üzerime düşecek gibi ve dümdüz denizin rengi yok bugün. Gri desen değil, mavi desen hiç değil.

Bambaşka planlanan, keyifle ve heyecanla beklenen bugünkü planımızın başlangıç noktasındayım. Plan bu sabah iptal oldu. İşler... güçler.... Bulunduğum yerden doğuya doğru gidecektik aslında, madem iptal ben de tam tersi yöne gideceğim deniz kenarından. Allah ne verdiyse, kısmette ne varsa. Başlangıç noktası benim topraklar. Gitmesek de kalmasak da o köy bizim köyümüzdür duygusuyla sevdiğim yer. Çocukluğumdan beri kısa zamanlarda gelip, yakınlarımıza uğrayıp, geri döndüğümüzden, çok da bilmiyorum aslında buraları ve gideceğim yönde ne yapmalı, nerelere bakmalı.

Olsun... Hep sevdim kaybolmayı... Kaybolduğumda yaparım en güzel keşiflerimi içimde de, dışarıdaki hayatta da ve en çok o zaman içime döner konuşurum kendimle...

Şu an bulunduğum noktada koca koca apartmanlar yirmi küsür yıl önce bir büyük depremle denizin içine girdi ve ... Yas kokar mı... Ne kadar canlanmaya, yepyeni bir hayata başlamaya çalışmış olsa da, parklar, bahçeler, yepyeni binalar yapılsa da buralar hep yas kokuyor bana. İnsanın burnundan boğazının tam ortasına yumruk gibi yapışan, kabul edilmek zorunda kalınmış, bir tuhaf kesif koku.

Biraz kıyıdan içerilere doğru girince aniden yükselen dağların, yemyeşiliyle başı dönüyor insanın, hep kıyı sevmeme rağmen burada “neşeli olan yer” dağa doğru, sanki hayat hep akmış, hiç kesilmemiş gibi. Annem ve babam ayrı ve birbirine uzak memleketlerden benim. Biri Marmara biri Karadenizden. Ama ortak sayılabilecek yönleri var her ikisinin şehrinin de. Denizi, yeşili ve kokuları. Denizi biraz farklı, yeşili de ama koku... Nasıl bir koku? Denizle, toprakla, ağaçla karışık, yanan fındık kabuğu ve odun kokusu. Yaz kış, hiç değişmez. Ve ne ilgiçtir ki, yanan odun kokusu tek başına da şu ruhumu o an her nerede olursam olayım, bu iki şehir arasında kilometrelerce sürüklemeye yeter.

Her şehrin kokusu var mı? Bilmiyorum açıkcası. Yaşadığım şehirlerin kokuları var bende elbette. Herkes için böyle midir bilemem. Ankara diyince Mayıs-Haziran aylarında ıhlamur kokusu, kışın da kömür, Isparta elma ve gül ve her yeşilin ayrı kokusu, kışın Davraz dağından esen karla karışık rüzgar, Edirne diyince aklım hep Meriç nehri, kenarındaki sazlıklar ve bir de okul dönüşü içinden geçtiğim Ali Paşa Çarşısı'nın orta kapısındaki ciğerciden gelen kokulara kayar. Van, Tatvan denizden çok farklıdır göl kokar ama orada göl de farklı kokar biraz sodalı tuhaf bir koku, kışlarında da nem ve kar. Bitlis aklımda kalaycı ve baharat kokularıyla var. Muş kar değil.. buz kokar. Çeşme yirmi yıldır değişmez kekik ve deniz, iyotlu rüzgar, Bodrum yasemin, Kaş mimoza, İzmir deniz, sıcak ve nem, Antalya diyince de çocukluğumun yaz tatilleri, gündüz deniz, akşam kadife çiçeği kokar. Ve İstanbul... her semti, her mevsimi ayrı, mimozası, mor salkımı, yasemini, trafiği bile ayrı kokar İstanbul'un. Köprüden geçerken yaz kış demeden açarım camlarımı, deniz kokar, bu şehir başka kokar.... Bence herkese, her şehir ayrı kokar.

Ah şu Nisanlar...Memleketime bahar gelmiş şiirdeki gibi. Bahar kokuyor bugün bahar...

Doğduğum ay olduğu için değil, ruhum her Nisan doğayla beraber canlandığı için seviyorum bu ayı. Renklerini seviyorum ama daha çok her günün ayrı kokusuna hayran kalıyorum. Son birkaç yıldır tadını çıkaramasam da, bu ayda beni üzmesinler ne olur diye dualar etsem de, olmuyor, ne var ne yok bu aya toplanıyor. Şu gerçekleşemeyen plan da canımı sıkanlardan ama bu gün bırakacağım herşeyi bir tarafa. Ben ne kadar buruksam, bahar da o kadar coşmuş buralarda. İşte bu benim istediğim... Yeşilliğe salıverilmiş saçma sapan coşan oğlak neşesi bekliyor her Nisan şu yürek. Meyve ağaçları ve her yerden fışkırmaya başlamış rengarenk çiçekler ile denizin kokusunu ciğerlerimin en dibine kadar çekip “yaşıyorum” demek istiyor.

Ayrılınca buralardan, kıyıdan kıyıdan devam ediyorum yola... Ve ilk planladığımız sonra biraz sapa bulup vazgeçtiğimiz bu “sahil kasabası”nda buluyorum kendimi. Nihayet güneş de yüzünü gösteriyor, aydınlanıyor her yer. Çok güzel bir yer burası. Uzak ama yakın, şehire yakın ama şehirde değil. O gri havadan kurtulunca buradan bir fotoğraf çekip gönderiyorum ona bir mesajla... “Burada her yol denize çıkıyor” diye...

Şu koku meselesi yol boyunca kurcaladı aklımı... Ve koku hafızası. Otuz yıldır gitmediğim şehrin kokusunu adlandırabiliyorum mesela. Daha da ötesi... Hayat en hazırlıksız anında, cebinden çıkarıp elini, suratıma pufff... diye üflediğinde bir koku, saniyelik bir fırtına esip kilometrelerce uzağa, yıllarca geriye ve nerelere nerelere gidebiliyorum.

Psikologlara yakıştırılan klişe laf vardır ya “çocukluğunuza inelim”. Bu gün kendimle başbaşa vaktim bol. Şöyle kıvrak bir hamle ile inmeye çalışıyorum çocukluğuma. Hangi kokular var hafızamda diye düşünüyorum. Aklıma ilk “okul” kokusu geliyor. Silgiyle karışık, tebeşir, tahta sıra ve talaş (nedense) kokusu. Sokakta akşam ezanına kadar oynadıktan sonra saçımın içine sinen toz toprak ve hatırlar mısınız bilmem (hele bir de yeni alındıysa) plastik top kokusu ve çatapat kokusu. Elektriğin çok sık kesildiği yıllar. Lüks dediğimiz tüplü aydınlatıcının verdiği ışıkla kokusunun odaya aynı anda yayılması var aklımda, gaz lambasının ve sönmüş mumların kokusu geliyor hemen sonra da. Annemin okuluna gitmek için hazırlandığında sıktığı onunla bütünleşen parfümü, alelacele hazırladığı kahvaltı sofrasından gelen yumurta ve salatalık kokusu. Sabah Ankara ayazında servis beklerken boğazımı yırtan kömür kokusu.

Güneşle beraber havanın kokusu da değişti. İki mavi arasında geçecekti bu gün. Kısmet... Mavilerden biri yok... Olsun şöyle sol yanıma koydum onu devam ediyorum güne. Gözümün önünde uçsuz bucaksız deniz ve aklımda binbir düşünce. İlk kez geldiğim bu yerde masmavi deniz mis gibi kokuyor. Arnavut kaldırımı yollardan içerilere doğru ilerliyorum. Cumbalı, tahta evlerle dolu daracık sokaklarda evlerin arasına gerilmiş iplerde tertemiz sabun kokulu rengarenk çamaşırlar salınıyor. Ne güzeldir temiz kokular. Sokak aralarında dolaşmaya devam ettikçe yemek kokuları almaya başlıyorum. Bu kez üniversite ve yurt yıllarıma dönüyorum. Yanlızlıkla birleşen kokular... Yurdun bulunduğu mahallede sokak aralarında yürürken, akşam saatleri yemek kokuları gelirdi burnuma, evi özlerdim, şimdi babam işten dönmüş, ocaktaki yemeği karıştıran annemle sohbet ederken, kardeşim de sofra hazırlıyordur, ben burada, ben yanlız, ben onlardan, ben herkesten uzak diye düşünürdüm. Şimdi de öyle, bilmediğim bu güzel kasabada ben yanlız, ben uzak, ben bir başıma, bir sürü koku ve kokuların aklıma getirdikleriyle başbaşa... Burada dükkanlar zeytin, zeytinyağı ve sabun kokuyor. Deniz kenarına yaklaştıkça da, deniz, midye tava ve ızgara balık. Bakalım ileride hangi kokuyla birleşmiş olacak bu kasabanın adı anılarımda. Oysa belki de şu planımız gerçekleşseydi, burnuma sadece onun kokusu gelecekti yıllar sonra hatırladığımda.

Kokular ve anılar...

Kokular ve şehirler...

Kokular ve insanlar...

Kokular ve yerler... mekanlar...

Uzak kaldıktan sonra babaevine her gelişte kapı açılınca yüze vuran sıcaklıkla dolu ev kokusu...

Annemin eve sinen o çiçekli kokusu...

Ah... Baba kokusu, o tarifsiz güvenli ve ılıcık koku...

Anne yemeği kokusu, kek pişerken tüm eve hatta apartmana yayılan kokusu, akşam başımı koyduğum yastığımın, yeni serilmiş çarşafımın kokusu.

Dünyanın en saf en temiz mucize ve doyamadığımız kokusu... bebek kokusu.

Evlat kokusu, kardeş kokusu, evlat gibi sevdiklerinin, can parçalarının kokusu...Yeni doğan bebeğin kokusu ve onun, herkesten ayırt ettiği, başka kucakları reddettiği tanıdığı tek koku “anne kokusu”...

Tatil kokusu... Tende kalan güneş kremi ve deniz karışımı koku, yaz akşamı kokusu.

Simit kokusu... Ankara simidinin ayrı, İstanbul simidinin ayrı...

Offf... Bir fincan kahve kokusu, kahve paketi ilk açıldığında yayılan o yoğun koku ayrı, pişirildiği yada demlendiği, filtrelendiğindeki ayrı ayrı. Kahve diyince bir de Eminönü'nde Kurukahveci Mehmet Efendinin kavrulan ve çekilen kahvelerinin, aklında kahve almak yoksa da hatırlatan tüm sokağa yayılan davetkar kokusu.

Tabi kimi için de çay kokusu...

Eminönü demişken Mısır Çarşısı'nın kendine has baharat, deri, manifatura ve daha birçok şey karışık kokusu. 

Çikolata kokusu... tarifsiz haz... Çikolata dükkanlarına girildiğinde baş döndüren o tatlı koku.

Bende bir de özlediğim çocukluğumun Ramazan'larının kokusu var. Küçüğüm, sabırsızım, zor dayanmışım, masa hazır, top patlamasını bekliyoruz... İşte o Ramazan'lar, mis gibi kokan çoban salata ve pide kokusuyla gelir hep aklıma.

Kitap kokusu... Kimi yeni kitabını koklar, kimi sahaflarda eski kitapları ama çeker kitap kokusu sayfalarının arasına insanı. İşte o zaman da Dost Kitabevi'ne Ankara'ya gidiyor aklım... İlk gençliğime, ayaküstü okuduğum, aklımın kaldığı, elime alır almaz sayfalarını kaydırıp, kokladığım kitaplara. Eskiden kapılarımıza ekmekle beraber bırakılan gazete diye bir şey vardı. Taze ekmek gibi, taze gazete kokusu...

“Yeni araba kokusu” diye bişey var mesela, doğal olmasa da yeni arabalarda doğal olarak varolan ve hiç geçmesini istemediğimiz ve artık araba kokusu diye de üretilen...

Hep sinemayı hatırlatan patlamış mısır kokusu... 

Hayalimdeki işlerdendi...Çiçekçilerin buğulu, nemli, çiçeklerle, toprakla, geceden suda kalan yeşilliklerle karışık kokusu.

Görmeseniz de anlarsınız bir yerlerde çimenlerin yeni kesildiğini, gelir o muhteşem koku muhakkak burnumuza ve bakarız sağa sola nerede diye... Ve zambak, akasya, yasemin, gül, hanımeli, sümbül, fesleğen, leylak ve bir koklamayla solan manolya.

Kışın nergis kokusu bana Ankara'da o yılların buluşma noktası olan Yeni Karamürsel'in önünü hatırlatır. Durakların önünde küçük bir sürü tezgahta yada elde satılırdı. Hediye etmeyi çok severim hala ve yerine ulaşmadan kokusunu çeke çeke bitireceğim diye korkarım. Ah teyzem, ne mutlu olurdu, kapıyı açtığında elimde bir demet nergizle beni görünce...

Kokularla dolu hayatımız. İyisiyle kötüsüyle... Hala İstinye ve Haliç'e indiğimde kötü kokacakmış gibi geliyor, çocukluğumdaki gibi, zihinde neler kalıyor ne tuhaf.

Bir kokuyu ilk kez duyduğunda sevmediysen, sonra da sevmiyor musun acaba, yada sevdiysen hep seviyor musun? Aklıma hemen pişen işkembe çorbası, lahana ve kereviz kokusu geliyor. Sevmedim sevemedim. Ama yine de aklıma düşen bu sorunun cevabından emin değilim.

Ten uyuşmazlığı gibi koku uyuşmazlığı da var mı? Bence bu var işte...

Bir çöp arabasının arkasına takılıp kaldığımızda yaşadığımız sıkıntı? Kir, çöp, kan, ter kokusundan kaçarız... Parfümlerin ortaya çıkışı da öyle değil mi? Kötü kokuları bastırmak için. Vazgeçemiyoruz, bu gün bir şekilde, bir formda hayatımızın içinde muhakkak varlar. “Koku, koskocaman bir duyu, parfümse sadece bir ürün” diyor bir koku uzmanı. Chanel No:5 ve Marliyn Monroe geliyor işte o zaman aklıma. Her birimizin sevdiği, kendince ruhunu okşayan kıyafet giyer gibi kendini onunla rahat hissettiği parfümü, kolonyası, spreyi, sabunu.. vs.. vs... yok mu? Ve duymak bile istemeyeceği, kaçtığı yada unutmak istediği anları, anıları, insanları hatırlatan kokuları...

Hastalığın, hastanelerin, eczanelerin kokusu...

Ve hatta ölümün bile kokusu var. İnsan sevdiklerini kaybederken almaya başlıyor, hissediyor o kokuyu. Tarifi yok ama yanında bazen korku, bazen sakinlik, bazen çaresizlik dolu.

Burnumuzdan, beynimize oradan damıtılarak, anılarımıza bulanıp hayatımıza sinen, işleyen kokular...

Hiç beklemediğimiz bir anda, aniden varlığının farkında bile olmadığımız bir duygumuzdan, anımızdan yakalayan, bazen güldüren, günümüze güzellik katan, bazen de bizi altüst eden, uzaklara daldıran, özlemle birleşen, coşturan, kaçıran, ağlatan, geçmişimizle, hatıralarla, tecrübelerimizle ve bugünümüzle bağını hiç koparmayan, bazen de gelecekte hep bizimle olsun istediğimiz kokular.

Herşey değişiyor, insanlar, şehirler, gittiğimiz yerler, mekanlar, görüntüler... Sadece zihnimizde aynı kalıyor. Ve bir gün... Bir koku, bizden izinsiz, birşeyleri hatırlamamızı istiyor... Zaman sanki geçmemiş gibi bir saniyede bizi onlara o zihnimizdeki hallerine götürüyor.

Kapılar açıyor birden geçmişten, bu güne...

Bu muhteşem Nisan günü aklıma düşenlere bak. Bu gün ilk hangi kokuyla geldi bu konu zihnime?

Neyse ben şimdi buraları keşfetmeye devam ve sonra yol nereye götürürse...


 Simlâ Tezcan

Comments powered by CComment

Image

Sitemizde yer alan fotoğraflar yazarların kişisel albümlerinden, Unsplash | Pxhere ve internet ortamından dan alınmıştır. Kullanım ve telif hakları fotoğraf sahiplerine aittir.

 

Publish modules to the "offcanvas" position.

X

oooopps

No right click