BEN HİÇBİR ŞEY BİLMİYORUM!

BEN HİÇBİR ŞEY BİLMİYORUM!
(Okuma Süresi: 5 - 9 dakika)

Doğarken avucuma sayılıp da konulmuş bir sürü yıl.
Sayarak vermiş Allahım.
Saymadan almış bu kulu.

Geriye ne kadar kaldı bilmiyorum ama gittikçe hayatı daha çok seviyor daha çok tadına varıyorum.

Madem ki yaşadıkça oyuna dahilim... O zaman hakkını vermeliyim... 

İyisiyle kötüsüyle yaşanan, beni ben yapan ömrüm arkada, umutla beklediğim kalan günler önümde. Yol devam ediyor.

Yolun yarısını geçtikten sonra “neler oluyor, bir dur bakalım” demek geldi benim aklıma. Basmış gaza gidiyordum. Ne yapıyorum, neredeyim, nereye gidiyorum, gittiğim nokta doğru mu? Ya ben ne kadar doğruyum? Baktım ki kocaman hızlı bir girdabın içinde sürükleniyorum. Çıkabildim mi girdaptan? Hemen değil, hep içine doğru çekiyordu, güç gerekiyordu, cesaret gerekiyordu? En başında kaybettiğim güvenimi tekrar kazanıp, tahmin ettiğimden daha fazlasını yapabileceğime inanmam gerekiyordu.

İnandım...

İnanmaya da devam ediyorum, edeceğim...

Anladım, sınır benden ibaret ve aşarsam bir sonraki sınır yine benim.

Ben insanım, yanlış yapabilirim. Ayıbı yok bunun. Dün yaptım, düzeltmeye çalıştım, bugün yaptım düzeltiyorum, yarın yine yapabilirim, büyütür, olgunlaştırır, öğretir yanlışlar, yeter ki kabul edeyim, göreyim. Sonrası kolay...

“Hayatta en önemli şey zamandır. Kime hediye ettiğine dikkat et” demiş Özdemir Asaf. ne güzel demiş. Artık dikkat ediyorum. Kimsenin ruhumu yormasına izin vermiyorum. Üzülüyor muyum geçmişteki boşa çabaya, anlamsız hırpalanmalara, yokoluşlara, fedakarlıklara, yollarıma taş konulmasına göz yummalarla geçen yıllara. Evet... Ama başarılarım da var. Öyle, öyle sıkıldı ki canım, vazgeçmeyi öğrendim bu sayede. Bunun ne büyük erdem olduğunu, "kendime iyilik için" vazgeçmenin dayanılmaz hafifliğini... Geç öğrendim evet... Meğer, kimsenin yormasına, üzmesine, yıpratmasına dayanacak kadar uzun değilmiş hayat, ne çok har vurup harman savurmuşum kendimi.

Her deneyim bir mesaj veriyormuş bana. Tabi gözlerim açıksa, kulaklarım duyarsa.

Hiçbir karşılaşma tesadüf değilmiş, boş değilmiş. Yıllar önce tanıştığım, sonrasında çok da varlığını yaşamadığım insanın hayatımı değiştireceğini, en kabus dolu günlerden bugüne en “iyi ki” dostlukların kaldığını, ayağımı en sürüyerek gittiğim yerde karşılaştığım birinin, bir fikrin, bir sözün önüme yepyeni yollar açtığını durmadan gösterdi hayat.

Bakmanın ayrı, görmenin ayrı, duymakla anlamanın ayrı olduğunu...

Bazen teslim olmanın, su gibi hayatın akışına kendini bırakmanın, inanmanın gücünü...

Kendine, doğruya, Yaradana sığınmanın ne kadar huzurlu ve dinlendirici olduğunu,

Yeniden başlamaya hiçbir zaman üşenenlerden, korkanlardan olmamayı,

“Mutsuzum” demenin büyük lüks olduğunu, mutsuzum demektense, kanımın son damlasına kadar sürüne sürüne de olsa mutluluğa bir yol, bir çare bulmanın güzelliğini,

Mükellef bir sofradan, bir bakış, bir sözle aç ve boğazımda bir yumruyla kalkabileceğimi yada bir kuru ekmeğe hazine bulmuş gibi sevinebileceğimi,

Evlerin, eşyaların insana mutluluk vermeyeceğini, gönlüm hoşsa yirmi metrekare bir odada da mutlu olabileceğimi, oraya evim diyebileceğimi, kocaman bir evde, kalabalık içinde bile mutsuzluğun, yanlızlığın dibini yaşayabileceğimi, küçücük yerde büyüyüp çok hissedebileceğimi,

Evi ev, sofrayı sofra yapanın huzur olduğunu,

Kötünün içindeki iyiyi, iyinin içindeki kötüyü farketmek gerektiğini,

Her gecenin sabahı olacağını, her günün de güneşli geçemeyebileceğini,

Yıkılmam derken yerin dibini boylamayı, kalkamam derken küllerimden doğmayı,

Tüm bunların hayata ve insana dair olduğunu,

Boş gurur gösterilerine sadece güldüğümü,

Hırslı insanların yorduğunu, egosu yüksek ve narsist insanların buldukları avı kaçırmamak için her türlü numaraya başvuracağını,

Bencil insanlardan yıldığımı, duygusuzlara karşı onlardan daha duygusuz kalabileceğimi,

Sevgi nedir bilmeyenlerin, sevgi vermemekle tehdit edişlerinin zavallılığını,

Ve şu hayatta hala bazı insanlara, umarsızca yaptıklarına şaşırabildiğimi...

Benim için en geçerli matematik kuralının (+) . (-) = (-) olduğunu, 

Negatiften, negatifle beslenenden kaçmazsam, sonucun negatif olacağını baştan kabul etmem gerektiğini,

Uyanabildiğim her güne şükretmeyi ve bunu bir gülücükle, bin şükürle taçlandırabilmeyi,

Özellikle surat asılan sabahların ve sonra günün diğer anlarının boşa harcanmış olduğunu,

Bir tatlı sözün incilerimi dökmeyeceğini, zincirleme birçok kişinin gününü güzelleştirebileceğini,

Evcil yada değil bir canın yanında, yanımda olmasının güzelliğini,

Kendime vakit ayırmamın en tabi hakkım olduğunu ve bu vakti istersem ğöğe istersem duvara bakarak yada çılgınca coşarak geçirebileceğimi, bu konuda sonsuz alternatife sahip olduğumu, hesabını kendime vereceğimi, bu konuda kimsenin hak-söz sahibi olmadığını,

İki şeyin çok tatlı silah olduğunu, gülümseme silahının birçok sorunu çözdüğünü, sessiz kalma silahının bir çok sorundan kurtardığını,

Her canlının varlığının, hayatının ve doğanın mucize olduğunu,

Birkaç hobinin yetmeyeceğini, daha çok hobi sahibi olmam gerektiğini ileride bu hobilerin aklımı, dimağımı daha uzun süre başımda tutmaya yarayacağını,

Yazıyorsam artık kesinleştirdiğimi, kendimce zarflayıp mühürlediğimi, göndermeye hazır olduğumu,

Çiziyorsam, beynimin beni ittirdiğini, boyuyorsam, hayal yollarında su gibi akıp gittiğimi,

Şarkı mırıldanıyorsam, huzurluyum, keyifliyim demek istediğimi, kesinlikle susturulmamam, sesime katlanılması gerektiğini,

Kitapları çok sevdiğimi, şiiri daha farklı sevdiğimi,

Maskelerin gerçek yüzleri unutturduğunu, takana da karşısındakine de nefes aldırmadığını (konu bugünlerde taktığımız cerrahi maskeler değil elbette)

En büyük cezayı da, özgürlüğü de vicdanımın verdiğini...

Amaaaa herkesin kendi vicdanından sorumlu olduğunu,

Topu duvara hangi hızla atarsam bana o hızla geri döneceğini, attığımı unutur yada dalarsam o topu kafama yiyeceğimi,

Sorgulamazsam pas tutacağımı,

Ne ekersem onu biçeceğimi,

Bugün yapmadığım her küçük işin yarına dağ olarak karşıma çıkacağını,

Sevginin hayatın temeli olduğunu,

Ailenin ve dostların olmazsa olmaz olduğunu,

Elim toprakta, ayağım denizde, gözüm gökyüzünde keyifli olacağımı,

Para eşya vs... Ne kaybedersem kaybedeyim bulabileceğimi, yerine koyabileceğimi ama aklım, sağlığım ve umudum kaybolursa sadece “geçmiş olsun” diyebileceğimi,

Herkesin söylediğiyle yaptığının, anlattığının aynı olmayabileceğini,

Kötü günümde yanımda olanları asla unutmamam gerektiğini ama hem iyi hem kötü günümde yanımda olanları kalbimin tam da ortasına koymam gerektiğini...

“BİLİYORUM”

Ve asıl... Her geçen gün ne kadar az şey bildiğimi farkediyor, endişeleniyor, biraz da paniğe kapılıyorum... Ben hiçbir şey bilmiyorum.

Keşke daha çok okumuş, daha çok araştırmış, daha çok aklıma koyduklarımın peşinden gitmiş olsaydım.

Her keşke pişmanlık demek bunu da biliyorum... Bu yüzden durmayacağım burada, bu noktada kalmayacağım... Çok istiyorum. Çok şey bilmek, öğrenmek istiyorum. Çünkü ben hiçbir şey bilmiyorum. 

Ben bahar çocuğuyum, en çok baharı sever, doğa gibi her Nisan yeniden canlanır, eser, coşar, kuşlar kelebekler gibi pır pır bir kalple dolaşırım.

Bugün... Pastamın mumunu söndürürken kendime sevgi, aşk, mutluluk, akıl ve beden sağlığı dolu, sevdiklerimin çevremde yakınımda olduğu, öğrenme isteği, neşe ve coşkumun hiç sönmediği, baharları hep doyasıya yaşadığım, keyifli, huzur dolu bir ömür diliyorum.

Ve tabi bu yazı şiirsiz bitmez, Ataol Behramoğlu'nun bu şiirini kendime ve bu yazıyı buraya kadar okuyan herkese hediye ediyorum.

 

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiçbir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi, olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.


 Simlâ Tezcan

 

Comments powered by CComment

Image

Sitemizde yer alan fotoğraflar yazarların kişisel albümlerinden, Unsplash | Pxhere ve internet ortamından dan alınmıştır. Kullanım ve telif hakları fotoğraf sahiplerine aittir.

 

Publish modules to the "offcanvas" position.

X

oooopps

No right click