Edebiyatın Ebedi Gıybetleri - Bölüm 5

Edebiyatın Ebedi Gıybetleri - Bölüm 5
(Okuma Süresi: 6 - 11 dakika)

 

NAHİT GELENBEVİ-ORHAN VELİ KANIK 

Bir GARİP Orhan Veli o. Şiire, hicivle beraber mizahı, doğallığı yerleştiren. En çapkın şiirinde bile ince bir hüzün hissedilen, ağır kalıplar yerine sokaktaki adamın dilinden yazan. Yaşamı, ölümü, şiiri farklı, son yılları sefalet içinde “garip”, yepyeni bir akım “garipçiler” in öncüsü olan.

Sadece şair değil, 36 yıllık ömrüne şiirlerin yanında, çeviri, makale, hikaye ve hatta La Fontaine'in fabllarından çeviri yapılarak dönüştürülmüş öyküler sığdırmıştır o.

Nahit Gelenbevi... Cumhuriyet döneminin öğretmenlerinden biri, evini bir edebiyat atölyesine çevirmiş, Atatürk'le üç kere dansetmiş, dirayetli, çok güzel, entelektüel, sanatçı dostu ve ketum bir kadın. Öyle ketum ki aralarında yaşanan aşkı hiç dillendirmemiş.

Orhan Veli'nin de “Ben Orhan Veli” şiirinde;

Bir de sevgilim vardır pek muteber;
İsmini söyleyemem
Edebiyat tarihçisi bulsun.

diyerek, gizemle bahsettiği, kısacık ömrünün büyük aşkı.

Nahit Gelenbevi Erenköy kız Lisesi'ni bitirdikten sonra, İstanbul Ünversitesi Felsefe Bölümünden mezun oluyor. Edebiyat öğretmenliği yapıyor. Ankara Kız Lisesi'nde çalışırken, dönemin Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri ile, bir gecede, dans etmeyi reddettiği için Edirne Lisesi'ne gönderiliyor. İlk eşi Halil Fıratlı, ikincisi Arif Damar. Cahit Sıtkı Tarancı, Sabahattin Ali, Necip Fazıl Kısakürek, Can Yücel, Edip Cansever, Cemal Süreya onun evinde her hafta sonu toplanan edebiyatçılardan bir kısmı, büyük kısmı da aşık ona . Özellikle Sabahattin Ali çok aşık ama karşılık alamıyor. Onun büyük aşk ve sevgi duyduğu Orhan Veli. Onu “Fevkalade bir insan, onun kadar nazik ve terbiyeli birini görmedim” diye anlatıyor.

1945 de Nahit Hanım'a aşık olduğunda, askerliğini yeni bitirmiş, Ankara'da Milli Eğitim Bakanlığında tercüman olarak çalışıyor Orhan Veli. 1947'de, Hasan Âli Yücel'in yerine Reşat Şemsettin Sirer'in bakan olarak atanması üzerine, Milli Eğitim Bakanlığında "antidemokratik bir hava" esmeye başladığını söyleyerek, görevinden istifa ediyor. 1 Ocak 1949-15 Haziran 1950 tarihleri arasında yirmi sekiz sayı süren, on beş günde bir yayımlanan, iki sayfalık 'Yaprak' dergisini Nahit Hanım'ın da desteğiyle çıkartıyor. Yaprak dergisi serüvenini sürdüremeyeceğini anlayınca Ankara'dan ayrılıp İstanbul'a gidiyor.

Bundan sonra büyük aşk mektuplaşmalarla devam ediyor. Nahit Hanım sağlığında birkaç tanesinin bazı bölümlerini Papirüs (1967) ve Milliyet Sanat (1981) Dergileri'nde paylaşıyor mektupların ve 2002’de ölümünden önce tamamını arkadaşı Özay Erkılıç’a emanet ediyor. Bu mektuplar daha sonra Yapı Kredi Yayınları tarafından “Yalnız Seni Arıyorum” ismiyle kitap haline getiriliyor. İşte asıl bundan sonra büyük aşk ve Orhan Veli'nin son yıllarının nasıl geçtiği anlaşılıyor.

İlk mektuptan başlayarak tüm mektuplar aşk, çaresizlik ve özlem ile yazılıyor.

Nahit,
Bir haftadan fazla oluyor. Sana bir mektup yazmıştım. Bugüne kadar cevap alacağımı umuyordum. Yoksa bana susarak mı mukabele ediyorsun. Böyle ise çok müteessir olacağım. Çünkü senin mektuplarına ne kadar ihtiyacım olduğunu zannederim söylemiştim.
Ankara'ya gelmemin bazı şartlara bağlı olduğunu yazmakla acaba seni müşkül vaziyette mi bıraktım. Belki de bunun için yazmadın.
Ama ne lüzum var?
Benim Ankara'ya gelmem zaruret değil ya. Ben burada kalırsam senin bana olan dostluğun devam edemez mi?
Dostluğu arkadaşlık manasında almıyorum.
Evvelden beri mevcut olan şekilde bir dostluk.
Emin ol, dünyada hiçbir şeyden zevk almıyorum. Bütün bu tatsız günler içinde yalnız seni arıyorum.
Bir müddet de böylesine tahammül edeyim. Bu bir türlü düzelmeyen bedbin hava, biliyorum, seni artık bıktırdı.
Ama ne yapayım. Değişemiyorum. Bu zayıf irade ile hayattan zevk alabilmek ancak mucizelerle kabil olacak.
Ben asker iken bir bir mektup yazmıştın. Orada ‘Mucizeler beklemeye hakkımız yok mu?’ diyordun. Zaten kala kala bir o hakkımız kaldı galiba. Bu üzüntülerden yorulur da belki günün birinde isyan eder, böyle bir mucizeyi kolaylaştırabiliriz.
Bu mektubumu aldığın vakit her halde cevap ver Nahit. Birkaç şey olsun söyle. İstersen bana darıl. Eskisi gibi sitemlerde bulun. Sesini duymuş gibi olayım. Senden cevap almadıkça hiçbir şey yazmayacağım. Daha doğrusu yazamayacağım. Çünkü içimdekilerden başka hayatım yok. Ne anlatayım. Biliyorsun, bir seneden beri şiir yazmıyorum. Son günlerde bir tane yazdım. Sana onu da gönderiyorum. Fakat bunu okurken halime raptetmeye kalkma. Şiir şu:
Adını henüz koymadım

Garibim
Ne bir güzel var avutacak gönlümü
Bu şehirde,
Ne de bir tanıdık çehre;
Bir tren sesi duymayagöreyim,
İki gözüm,
İki çeşme.

Söylediğim gibi, mektubunu bekliyorum Nahit. Sevgi ile gözlerinden öperim.

Mektuplarında yazdığı şiirlerin ilk hallerini paylaşır Nahit Hanım'la. Onun fikirleri çok önemlidir Orhan Veli için. “Tren Sesi”, “Denizi Özleyenler İçin”, “Gün Olur”, “Sizin İçin”, “İstanbul’u Dinliyorum”, “Hürriyete Doğru”, “Galata Köprüsü”, “İçkiye Benzer Bir Şey” ve daha bir çoğu o yıllara ait şiirlerdir.

Mektuplardan bir kaç örnek daha şöyle:

Nahitçiğim,
İstanbul muhakkak ki güzel şehir. Ama benim için güzel şehir, çirkin şehir diye bir şey yok. Sadece senin bulunduğun şehir, senin bulunmadığın şehir diye bir şey var. Nitekim şu son mektubunda benim Ankara’ya gelmemden bahsederken elbette bir gün geleceksin demişsin. Ankara’ya hususi hiçbir muhabbet duymadığım halde bu sözünü okuyunca bilsen nasıl oldum. Seni görmek için bir şehre geliyorum, görüyorum ve ömrümün sonuna kadar benim yanımda oluyorsun. Çok acayip ama çok tatlı bir his.

Hayatımda birçok sevinçli günlerim olmuştur. Fakat hepsinden güzel, hepsinden sevinçli olabileceğini umduğum bir tek gün daha olabilir.O gün seninle ve hiç ayrılmamacasına yaşayacağıma inanacağım gündür. Sen böyle bir günün gelebileceğini pek tahmin etmezsin. Doğrusu ben de edemiyorum. Ama hayattan da başka hiçbir beklediğim yok. Bugün için sana da bana da bu kadar imkânsız görülen bir saadet günün birinde gerçek olabilirse, bütün ömrüm içindeki kayıplarımdan hiçbirine üzülmeyeceğim. Yalnız o sevinç bana kâfi derecede yaşamış olmak için yetecek. O büyük, o yegâne saadet için Allah’a mı, talihe mi, yahut herhangi başka bir şeye mi, neye inanmak lazımsa inanmak istiyorum. Seni ne kadar çok seviyormuşum. Ne kadar sana bağlı imişim, her şeyim ne kadar senden ibaretmiş meğer. On seneden beri senin için adeta deli olduğum zamanlar oldu. Bütün bunlara rağmen seni sevmek için bu on senelik zaman ne kadar azmış, şimdi anlıyorum. Belki bu mektuplarım, bu satırlarım senin tuhafına gidiyor. Ama emin ol ufacık bir mübalağam yok. Bilakis içimdekiler yazdıklarımdan çok daha büyük, çok daha mübalağalı. Zaman zaman ıstıraplı anlarımda seni nerden tanıdım diye düşünür, kızardım. Şimdi aynı şeyi düşünüyor ama başka şeyler duyuyorum. İyi ki seni tanımışım. Seni tanımasaydım, hayatımda böyle bir aşk bulunmasaydı, hayatım ne kadar boş bir hayat olacaktı. O boşluktan yalnız kendi içimdeki sevmek kabiliyetiyle kurtulamazdım.

Çünkü hiç kimseyi seni sevdiğim kadar sevemezdim. Hiç kimseyi ne senin kadar güzel, ne senin kadar iyi, ne senin kadar mükemmel, ne de senin kadar kendim için buldum. Bu kelimeler duyup düşündüklerimi o kadar adileştiriyor ki tasavvur edemezsin. Hani biraz evvel Allah’a inanmaktan filan bahsettim. Allah’a inanan insanların nasıl inandıklarını, nasıl sevdiklerini biliyoruz. Ben seni herhalde daha fazla seviyorum. Daha fazla inanabilirim de.

Yeni şiirlerim olup olmadığını soruyorsun. Olsaydı gönderirdim. İnsan zaman zaman böyle susuyor. Mamafih şiiri hiç düşünmüyor değilim. Bu muhakkak daha büyük bir devir için hazırlıktır. Yakın zamanlarda mühim şiirler yazacağımı umuyorum. Zaten son şiirlerimi yazarken de büyük bir hamleye hazırlanıyordum. Şimdilik elimde başka bir iş var. Varlık Yayınları için bir Fransız Şiiri Antolojisi hazırlıyorum. Bu münasebetle de hep edebiyat tarihi kitapları okuyorum. Bununla beraber bu iş de beni şiirden uzaklaştırmış sayılmaz. Bilakis, çok Fransız şiiri görüyor, mütemadiyen onlar üzerinde düşünüyorum.

Nahitçiğim, mektubunu eve gönder diyeceğim. Çünkü İstanbul’a inemiyorum. Her gün inmek çok masraflı. Bütün varidat menbalarım kapandı. Halbuki İstanbul’a bir mektubunun gelmiş olduğunu düşünüp onu alamamaya mahkûm olmak büyük azap. Sana ihtiyaten evin adresini yazıyorum.

… Beni sevindirecek, mesut edecek haberlerini bekliyorum. Hasretle ağzından, yüzünden, saçlarından, kollarından, her tarafından öperim. Seni unutamıyorum. Sensiz duramıyorum.

Hani sen ara sıra bana Ankara’ya gelip gelmeyeceğimi sorarsın. Benim hiçbir zaman maddi imkânlarım seninki kadar müsait olmayacaktır. Vaziyetimizi buna göre düşün. Demek bundan sonra yapabileceğimiz tek iş ilânihaye (sonuna kadar) birbirinden ayrı yaşamaya mahkûm iki insan gibi mektuplaşmak! Ferhat gibi bir kazmaya ihtiyacım olacak demektir.

Daha uzun zaman birbirimizi görmeden yaşamaya mahkûm olduğumuzu düşünmenin ne biçim bir şey olduğunu tasavvur edebiliyor musun? Bana artık birbirimizden bütün bütün ayrılmışız gibi geliyor. Bundan sonra mektuplaşmamız da tuhaf olacak. Kaderleri ta başlangıçta ayrılmış, her biri ayrı birer kıtada kalmış iki eski sevgilinin ömürlerinin sonunda birbirlerinden haber alması gibi. Sen bundaki acılığı duymuyor musun? Ben çok duyuyorum. İradelerimiz bundan ileriye geçemiyor demek. Ne zayıf mahlûklarmışız…

Ama vaziyetimi bir düşün. İki günden beri yağan yağmura ve soğuğa rağmen üstümde beyaz bir ceket var. Pabucum (ayakkabım) yok, gömleğim yok, kravatım yok, pardösüm yok. Bu kıyafetle Ankara’ya gelebilir miyim ? Gerçi senin yanında olmadığım zamanlar sokağa çıkmam. Fakat hiç kimseye görünmeden Ankara’ya kadar gidip gelebilecek miyim ?

Orhan Veli bir de telgraf çekmiş, o kadar parasız ki, iki sözcük yazabilmiş ancak:

“Sonsuz muhabbet: Orhan Veli”

12 Kasım günü Edirne'den bir mektup yazıyor Nahit Hanım:

Senden muhakkak mektup bekliyorum. Uzun olsun, baştan savma olmasın. Yeni şiirleri istiyorum. Gözlerinden öperim. Nahit”

Orhan Veli Kanık Ankara'ya gidebildiği zamanlardan birinde belediyenin açtığı bir çukura düşer, başından yaralanır. İstanbul'a gelir, bir arkadaşının evinde rahatsızlanır. Beyin kanaması geçirerek 14 Kasım 1950'de vefat eder. Nahit hanım'ın mektubunu alamadan. Ceketinin cebinden bir diş fırçası çıkar. Diş fırçasına sarılı bir kağıt parçası, kağıdın üzerinde bir şiir... Onun “Aşk Resmi Geçidi” ismindeki şiiri... Bir çok geçici aşkını anlattığı şiirinde Nahit Hanım için söyledikleri şöyledir:

Gelelim sonuncuya.
Hiçbirine bağlanmadım
Ona bağlandığım kadar.
Sade kadın değil, insan.
Ne kibarlik budalası,
Ne malda mülkte gözü var.
Hur olsak der,
Esit olsak der.
Insanlari sevmesini bilir
Yasamayi sevdigi kadar.

Orhan Veli Kanık – Kasım 1950


 Simlâ Tezcan

 

Comments powered by CComment

Image

Sitemizde yer alan fotoğraflar yazarların kişisel albümlerinden, Unsplash | Pxhere ve internet ortamından dan alınmıştır. Kullanım ve telif hakları fotoğraf sahiplerine aittir.

 

Publish modules to the "offcanvas" position.

X

oooopps

No right click